SUI GENERIS
70 × 100 cm
120 × 172 cm
Bir kuş, insan yüzünü taşıyarak resmin içinden geçer. Bir gökyüzü, kendisinden küçük bir kürenin içine sığar. Beyaz örtülü bir sofrada insanlar otururken, kanatlı figürler başka zamanların hafızasını aynı yüzeye getirir. Sui Generis’te her şey tanıdık bir iz taşır; yine de hiçbir şey, ilk bakışta verdiğimiz adın içinde bütünüyle kalmaz. Görüntüye yaklaştıkça bir varlığın nerede bittiğini, diğerinin nerede başladığını yeniden düşünürüz.
Latince “kendine özgü, kendi türünde” anlamına gelen Sui Generis, bu karşılaşmaların içinden doğan tekilliğe adını verir. İnsan, hayvan ve nesne farklılıklarını koruyarak birbirlerinin görünüşünü değiştirir. Bir kanadın yanında duran beden, uçma ihtimalini edinir; bir yüzle karşılaşan kuş, hatırlayan bir varlığa dönüşür. Her biçim, kendisi hakkında söyleyebileceklerini çevresindeki dünyayla birlikte kazanır.
İnsan başlı kuşun siluetinde, Antik Mısır’ın ba tasvirlerine uzanan bir hafıza sezilir. Mısır inancında insan başlı bir kuşla gösterilen ba, kişinin ölümden sonra dolaşabilen ve bedenine geri dönebilen varoluş yönlerinden biridir. Bu eski imge, eserde kimliğin hareket hâlindeki yüzü olarak okunabilir. Yüz birini hatırlatır; kanatlar, o birinin henüz gitmediği yerlere açılır. Kendilik, bu ikisi arasındaki geçişte derinleşir.
Üstteki tavus kuşları, erken Hıristiyan sanatında cennet bahçelerini ve göksel ihtişamı çağrıştıran simgesel geçmişleriyle bu geçişe eşlik eder. Kuyruklarındaki göz benzeri desenler, bakışı yüzey boyunca çoğaltır. Birbirine benzeyen iki kuşun küçük farkları, aynı motifin her belirişte başka türlü var olabileceğini gösterir. Cennetin uzak hatırası, burada renklerin ve desenlerin birbirine yer açtığı bir yakınlığa dönüşür.
Kanatlı insan figürleri, Hıristiyan resmindeki haberci meleklerin görsel hafızasını taşır. Elinde kitap tutan figür, bilgiyi görünür bir ağırlık gibi taşırken kanadı bu ağırlığı hafifletir. Üstteki figürün büyük mor daireyle kurduğu temas, göğe ait olanla yere ait olanı aynı bakışta buluşturur. Kanat, iki dünya arasında açılmış bir geçit gibi durur.
Merkezdeki mor daire ve onu çevreleyen ince halka, Hilma af Klint’in 1915 tarihli Güvercin dizisindeki halkalı gezegenlerle görsel bir akrabalık kurar. Dairenin yüzeyindeki kırmızı odak, bakışı geniş bir alandan tek bir noktaya çeker. Ardından ince çizgi boyunca yeniden dolaşıma bırakır. Böylece göz, bütünü kavramakla ayrıntıya yaklaşmak arasında gidip gelir; gördüğünün anlamı, izlediği yolla birlikte değişir.
Sağdaki iki parlak küre bu hareketi sürdürür. Birinde geceyi andıran karanlık, diğerinde bulutlu bir gökyüzü belirir. Birbirlerine değdikleri yerde göz biçimini çağrıştıran bir açıklık oluşur. Sanki bakış, tam bu temasın içinde doğmaktadır. İçerisiyle dışarısı arasındaki sınır, yansımanın yüzeyinde incelir. Gökyüzü bir nesnenin içinde görünürken, nesne de kendisinden geniş bir dünyayı taşımaya başlar.
Bezemeler arasındaki maskeyi andıran yüz, Rönesans’ın grotesk süslemelerindeki melez varlıkları hatırlatır. Kıvrım bir canlıya, canlı bir desene yaklaşır. Yeşil mekanik biçim, küçük insan figürleri ve alt bölümdeki dairesel sahne, bu dönüşümün yanına başka zaman ölçekleri getirir. Yapılmış, yaşanmış ve düşlenmiş olan, aynı yüzeyde birbirine dokunur. Kolajın her kesiti kendi geçmişini korurken yeni komşuluklar edinir.
Beyaz örtülü sofra, bu karşılaşmayı gündelik hayatın içine taşır. Ayrı sandalyelerde oturan insanlar, aralarında açılan mesafeyle bir topluluğun biçimini oluşturur. Sofrayı bir arada tutan, kişilerin birbirine yönelme ihtimalidir. Yakındaki müzisyen figürü de bu sessiz sahneye duyulmayan bir süre ekler. Bakış, bir yüzün üzerinde durur, başka birine geçer; resmin içinde zaman böyle işlemeye başlar.
Bütün bu karşılaşmaların arasında, siyah, beyaz ve grinin taneli zemini sürer. Kimi yerde figürleri belirginleştirir, kimi yerde onları kendi dokusuna geri alır. Biçimler bu sürekliliğin içinde yoğunlaşır; aralarındaki açıklıklar, birinden diğerine geçebilmemize izin verir. Madde, burada bir an için seçilebilir hâle gelen bir görünüş gibidir. Onu çevreleyen alan, her görünüşün başka bir görünüşle buluşma imkânını taşır.
Sui Generis’in kendine özgülüğü, bu ilişkilerin yalnızca burada aldığı biçimde belirir. Eserin karşısında duran kişi de bakışının izlediği yolla bu oluşuma katılır. Her yaklaşmada başka bir ayrıntı öne çıkar, başka bir yakınlık görünür olur. Bütünlük, farklılaşarak kendisiyle karşılaşır; biz de o karşılaşmanın içinde kendi yerimizi fark ederiz.
*
A bird passes through the image bearing a human face. A sky fits inside a sphere smaller than itself. While people sit around a table covered in white, winged figures bring the memory of other times onto the same surface. In Sui Generis, everything carries a trace of familiarity; yet nothing remains entirely contained within the name we give it at first glance. As we move closer to the image, we begin to reconsider where one being ends and another begins.
Meaning “of its own kind” or “unique in itself” in Latin, Sui Generis gives its name to the singularity that emerges from these encounters. Human, animal, and object retain their differences while transforming one another’s appearance. A body placed beside a wing acquires the possibility of flight; a bird encountering a human face becomes a being capable of remembrance. Each form acquires what it can say about itself through the world that surrounds it.
Within the silhouette of the human-headed bird, one may sense a visual memory reaching back to the ba representations of Ancient Egypt. In Egyptian belief, the ba—often depicted as a bird with a human head—was one aspect of a person’s existence, capable of moving beyond the body after death and returning to it. Within the work, this ancient image may be read as the mobile face of identity. The face recalls someone; the wings open toward places that person has not yet reached. The self deepens within the passage between the two.
The peacocks above accompany this transition through their symbolic history in early Christian art, where they evoke heavenly gardens and celestial splendour. The eye-like patterns on their tails multiply the gaze across the surface. The subtle differences between two seemingly similar birds suggest that the same motif may exist differently each time it appears. The distant memory of paradise becomes, here, a form of closeness in which colours and patterns make room for one another.
The winged human figures carry the visual memory of messenger angels in Christian painting. The figure holding a book carries knowledge as though it were a visible weight, while the wing lightens that burden. The contact between the upper figure and the large purple circle brings what belongs to the heavens and what belongs to the earth into the same field of vision. The wing appears as a passage opened between two worlds.
The purple circle at the centre and the delicate ring surrounding it establish a visual kinship with the ringed planetary forms in Hilma af Klint’s 1915 The Dove series. The red focal point on the surface of the circle draws the gaze from a broad field toward a single point, then releases it once again into motion along the fine line. The eye therefore moves between grasping the whole and approaching the detail; the meaning of what is seen changes together with the path the gaze follows.
The two luminous spheres on the right continue this movement. One contains a darkness reminiscent of night, while the other reveals a clouded sky. Where they touch, an opening resembling the shape of an eye appears. It is as though vision itself is born within this point of contact. The boundary between inside and outside grows thin upon the reflective surface. As the sky becomes visible within an object, the object begins to carry a world larger than itself.
The mask-like face among the ornaments recalls the hybrid beings found within Renaissance grotesque decoration. A curve approaches the form of a living creature; a living creature approaches the condition of pattern. The green mechanical form, the small human figures, and the circular scene below introduce other scales of time into this transformation. What has been made, lived, and imagined touches upon one another on the same surface. Each fragment of the collage preserves its own history while acquiring new relationships through proximity.
The table covered in white carries this encounter into everyday life. The people seated on separate chairs form the shape of a community through the distances that open between them. What holds the table together is the possibility of one person turning toward another. The nearby musician adds an unheard duration to this silent scene. The gaze rests upon one face, then moves toward another; this is how time begins to operate within the image.
Across all these encounters, the grainy field of black, white, and grey continues. In some places it sharpens the figures; in others, it draws them back into its own texture. Forms gather and intensify within this continuity, while the spaces between them allow us to move from one to another. Matter appears here as a form that becomes momentarily distinguishable. The field surrounding it carries the possibility for every appearance to encounter another.
The singularity of Sui Generis emerges from the particular form these relationships take only here. The viewer standing before the work also becomes part of this formation through the path followed by their gaze. With every approach, another detail comes forward and another proximity becomes visible. Wholeness encounters itself through differentiation; within that encounter, we too become aware of our own place.
Ebat seçenekleri: 70x100 cm / 120x172 cm
Derinlik: 5 cm
Teslimat: 7 iş günü